Av. Muhammed İbrahim İnan

AHMET CEVDET PAŞA

Av. Muhammet İbrahim İNAN

Yaşamı:

Ahmet Cevdet Paşa, 27 Mart 1822 ‘de Lofça’da (Bulgaristan) doğmuştur. Babası, Lofça idare meclisi üyesi Hacı İsmail Ağa, dedesi Prut gazilerinden Ahmet Ağa’dır. Annesi Ayşe Sünbül Hanım da, kültürlü, ilim-irfan sahibi bir kadındır. İlme önem veren bir ailede büyüyen Ahmet Cevdet Paşa, ilk tahsilini doğduğu kasabada yapmış, kuvvetli bir din eğitimi almıştır. 17 yaşına kadar dini ilimlerin yanı sıra Arapça, mantık ve fen ilimleri tahsil etmiştir. Doğuştan yetenekli, zeki ve çalışkan olan Ahmet Cevdet, ilk tahsilini tamamladıktan sonra 1839’da İstanbul’a gelmiştir.

İlk tahsilini tamamladıktan sonra, eğitimine Fatih’ teki Papasoğlu Medresesinde devam etmiştir. İstanbul’da medresede okurken, bir yandan da özel öğretmenlerden, matematik, tarih, coğrafya, astronomi ve Farsça dersleri almış, bu arada, kendi gayretiyle Fransızca öğrenmiştir. Bir taraftan öğrenirken diğer taraftan da öğrendiklerini öğretme faaliyetleri içerisine girmiştir. Devrin, önemli alim ve şairleriyle tanışmış, hepsinin takdirini kazanmıştır. Ahmet Cevdet Paşa, mevcut medrese eğitimi yanında, Mustafa Reşit Paşa’ nın rehberliğinde, batı uygarlığı ve siyasetiyle ilgili eğitim almıştır. Görev yaptığı süre içinde, fırsat buldukça hukuk, tarih, dil ve edebiyat üzerinde çalışmıştır.

Medreseyi bitirince ilmiye mesleğine girerek Premedi (bugün Arnavutluk’ta) kazasına “kadı” olarak atanmış, 1845’ te İstanbul ruüsu olarak müderris olmuştur. 1844’te Dar-ül Mesnevi’ nin açılışı esnasında, padişah I.Abdülmecit’ in huzurunda Mesnevi-i şerif icazetini almıştır. Memuriyet hayatının ilk yıllarında, Mustafa Reşit Paşa’nın beğenisini kazanan Ahmet Cevdet Paşa, çeşitli devlet kademelerinde kendisine tevdi edilen görevleri başarıyla yerine getirmiştir. 1850’ de “Meclisi Maarif” azalığı ile “Dar- ül Muallimin” müdürlüğüne tayin edilmiş, 1851’ de devrin en yetkili ilim müessesesi olan “Encümen-i Daniş” e aza tayin edilmiştir. 1855’ te Vak’a nüvist olan Ahmet Cevdet Paşa, yine aynı yıl içerisinde “Galata Mollası” olarak hizmet vermiştir. 1863’ te Bosna –Hersek müfettişliğine gönderilmiş, bu görevden dönüşünde kendisine “Osmanlı nişanı” verilmiştir. 1865’ te vezir (paşa), akabinde vali tayin edilmiştir. Halep Valiliğinden sonra, Bursa, Maraş, Yanya, Suriye Valiliklerinde de bulunmuştur. 1868’ de İstanbul’a çağrılarak “Divan-ı Ahkam-ı Adliye” ve “Cemiyet-i İlmiyye” başkanlıklarına getirilmiştir. Ahmet Cevdet Paşa, vefatına kadar beş kez adalet, üç kez eğitim, iki kez vakıflar, ve birer tez de, içişleri, ticaret ve ziraat bakanlığı görevinde bulunmuştur. Ayrıca Şurayı Devlet (Danıştay) reisliği de yapmıştır.

Devlet yönetimi sırasında, isabetli kararlar vermesiyle tanınan Ahmet Cevdet Paşa, 1877’deki Osmanlı-Rus savaşına karşı çıktı ve Osmanlı devletinin savaşa girmesine engel olmak istemiş ancak buna muvaffak olamamıştır. Ahmet Cevdet Paşa, Meclis-i Has üyeliği görevini yürütmekte iken, kendisinin uzun yıllar rahmetle anılmasına sebebiyet veren onlarca değerli eseri ve hizmetleri geride bırakarak, 25 Mayıs 1895’ te İstanbul da vefat etti. Naşı, Fatih Camii avlusuna defnedildi.

Genel Olarak Kişiliği:

Cevdet Paşa, genel olarak ıslahatçı bir karaktere sahiptir. Önce problemleri tespit edip sonra çözüm yolları aramıştır. Bunu, kendi kültüründen ödün vermeden yapmaya çalışırken, batı kültüründen bize gerekli olan kısmı, fıtratımıza uygun bir şekle getirdikten sonra kabul etmekten çekinmemiştir. Cevdet Paşa, bir aylık Bükreş ziyaretinde aile hayatı, kadın erkek ilişkileri hususunda olumsuz izlenimler edinmiş, toplumların özelliklerinin bire bir uyuşmayacağı sebebiyle bir toplumdaki kurumun aynıyla diğer bir topluma aktarılmasını kabul etmemiştir. Çağdaşları olan ıslahatçıların çoğunluğu, Cevdet Paşa’ nın bu önemli tespitini görmezden gelmiştir. Bu sebeple Cevdet Paşa, bir yandan yenilikler için uğraşırken, diğer yandan da çağdaşlarıyla mücadele etmiştir.

Medreselerden başlayarak Tanzimat döneminde oluşturulan çeşitli meclislerde ve bakanlıklarda görev alan Cevdet Paşa’ nın çalışkanlığı yanında en belirgin özelliklerinden biri, örgütlenmeye, kurumsallaşmaya verdiği önemdir. Düşünce ve eylemi birlikte götürmeye çalışan bir yazar ve devlet adamı olması, en önemli özelliklerinden biridir. Medeniyeti, eğitim ve kültürün yaygınlaştırılmasında bulan Cevdet Paşa, bu alandaki çalışmalarını şu noktalarda toplamıştır: 1-Kurumsallaşma: Yeni kurumlarının açılması, 2-Yayın: Her derecedeki okullar için yeni ders kitaplarının hazırlanması ve yayın faaliyetlerinin arttırılması, 3-Türkçe’nin bilim dili haline getirilmesi.

Ahmet Cevdet Paşa’nın bitmek tükenmek bilmeyen çalışmalarına dizilen övgüler yanında, olumsuz yanlarını da dile getirenler vardır. Prof.Dr.Şerafettin Turan’ın, “Cevdet Paşa’ nın Kültür Tarihimizdeki Yeri” adlı eserinde Cevdet Paşa için şu ifadeler yer almaktadır: “Değerler cetveli eskiye bağlı da olsa, yeniliğe, medeniyete açık bulunması değişik alanlarda kendine özgü görüşler taşıması, dahası maarifi, kültürü yaygınlaştırmak için bütün gücüyle çalışması Cevdet Paşa’ ya kültür tarihimizde önemli bir yer ayırmaktadır. Hayatı boyunca kimi tutarsız ya da çelişkili davranışlar içine girmesi, Bir hukuk adamı olduğu halde Mithat Paşa’nın yargılanmasında tarafsız davranamaması, önceleri M.Reşit Paşa’nın mensubu iken gidererek onun tüm yaptıklarını kötüleyici bir dil kullanması, aleyhinde kullanılabilecek puanlar olsa bile, onu Abdülhamit döneminin bir aleti olarak değil de, çok önem verdiği devlet hayatında bir <> adamı olarak görmenin daha doğru olduğu kanısındayız.”

Yine, Prof.Dr.İlber Ortaylı’nın, Cevdet Paşa’yla ilgili bir seminerde yaptığı konuşmadan bazı alıntılar, Cevdet Paşa’ nın daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayacaktır: “ Onun abidevi eserlerindeki muhteşem çıkışlar ve parlak noktalar ve aynı eserlerdeki inişler ve lekeler de tıpkı, Türk cemiyetinin şaşırmışlığı gibi bir çelişkidir ve o çelişkileri, o tasvir ve ifadeleriyle biz, Cevdet Paşa’ yı gün geçtikçe daha çok okuyor, daha çok seviyoruz: çünkü, asrı hazırın yaşanan trajedisi, yani, çözülmezliği , Cevdet Paşa tarafından ifade edilmiştir. (...) Ulaşılamaz dehası ve abidevi üslubu yanında, işte o küçük taraflarıyla da belki bizim insanımız olduğunu gösteren sempatik bir Cevdet Paşamızdır. (...) Cevdet Paşa’da her şey vardır. Ve Cevdet Paşa aydan gelmemiştir. (...) her şeyiyle, ahlakıyla, ritüeliyle, bilgisiyle, çalışmasıyla, tutarlılığı ve tutarsızlığıyla, bu memleketin, bu ülkenin sokaklarında yetişen bir insandır. (...) Cevdet Paşa bu toplumun bir münevveridir ve bu toplumun bir devlet adamıdır. Birlikte çalıştığı insanlarla büyük işler becermiştir. (...) son asrın tefekkürü ve kültürü, bu güne bile ışık tutacak bir şekilde, Cevdet Paşa gibi adamlarla kurulmuştur...”

Tarihçi ve Edebiyatçı Kişiliği:

Cevdet Paşa, hukukçu kimliğiyle özdeşleşmiş olmakla birlikte, tarih ve edebiyat konusunda da derin vukufiyet sahibidir. Türkçe’nin bir “bilim dili” haline gelmesine büyük önem vermiş, bu konuda değerli çalışmalar yapmıştır. Bu sebeple Osmanlıca’nın sadeleştirilmesine, eserlerin herkesin anlayabileceği açık bir dille yazılmasına, bilimsel, kültürel gelişme ve kavramları karşılayabilecek yeni terimlerin bulunmasına çalışmıştır.

Ahmet Cevdet Paşa’nın hukuk dünyamıza kazandırdığı değerler yanında onun asıl ilgi alanının, edebiyat ve tarih olduğunu hatırda tutmak gerekir. Hukuki konularla eser verememesinin bir sebebi de, nizamname hazırlamaktan buna vakit bulamamasıdır. Ahmet Cevdet Paşa, tarih, hukuk, edebiyat, ve dini ilimler sahasında kıymetli eserler kazandırmıştır. “Encümen-i Daniş” e üye olarak atanmasından kısa bir süre sonra, “Kavaid-i Osmaniyye” isimli dilbilgisi kitabını hazırlayarak, Sultan Abdulmecid’ e takdim etmiştir. 1853’ te (otuz yılda ikmal edeceği) on iki ciltlik meşhur “Tarih-i Cevdet”in üç cildini tamamlayarak padişaha sunmuştur. Belagat-i Osmaniye, Kavaid-i Türkiyye, Divançe (kaside ve gazeller), Tezakir (tarih), Maruzat, Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefa başlıca eserleridir.

Ahmet Cevdet Paşa, Osmanlı Devletinin buhranlı bir döneminde yaşar. Bir devlet adamı olarak istikrarsızlığın sebeplerini arar ve onu ortadan kaldırmaya çalışır; yani çağını anlamak için eğilir, kendi çağını tanımaya çalışırken, geçmişi de iyi anlamak amacıyla, tarih bilimine başvurur. Tarihi araştırmaları sonucunda, son devrin en büyük tarihçilerinden biri olur. Ahmet Cevdet Paşa’ nın tarih anlayışının şekillenmesinde, İbn-i Haldun’ un derin izleri görülmektedir. Sadece tarih anlayışı değil yaşamış olduğu dönem olarak da İbn-i Haldun ile benzerlik göstermektedir. Ahmet Cevdet Paşa dan önceki tarihçilerde şu özellikleri tespit ediyoruz: Bu eserler çok defa hikayeler, konuşmalar, vakayinameler, takvimler, salnameler, hal tercümeleri, Şecereler ve sülale tarihlerinden ibaretti. Tarih kitapları, coğrafya, kozmoğrafya ve hatta yıldız bilimiyle iç içe idi. Biçim kaygısı ağır basar, tarihçi devrinin ve hükümdarın zevkine göre hikayeleri güzelleştirirdi. Bununla beraber, 18.yüzyıla kadar tarihe layık olduğu önemi, sadece İslam dünyası vermiştir.

Bu noktada, Cevdet Paşa, “faydacı” bir tarih anlayışına sahiptir. Tarih araştırmalarında en büyük gayesi, “Devlet nasıl kurtarılacaktır?” sorusuna cevap bulmaktır. Buradan da anlaşılacağı üzere Cevdet Paşa, tarihin amacını, “geleceği belirleme” ve “geçmişte yapılan hataların tekrarına engel olma” olarak görmüştür. Tezakir-i Cevdet’ e baktığımız zaman, bir vak’a nüvisden çok şuurlu bir devlet adamını görürüz. Cevdet Paşa şark vak’a nüvistliğine çağının garp tarih anlayışını getirmiştir. Ama bu O’nun batı tarihçilerinden direkt istifade ettiği anlamına gelmemektedir. Onun çok iyi bir medrese eğitimi aldığını ve sağlam bir doğu medeniyeti kültürüne sahip olduğunu biliyoruz. Gelenekçi İslam Türk Doğu kültürüyle, Batı arasında senteze varmaya çalışan kişiliği ile dikkat çekmiştir. Çağdaşı olan yazar ve düşünürlere olan üstünlüğü bu özelliğinden kaynaklanmaktadır.

Cevdet Paşa, medeniyeti, ulaşılması gereken bir ideal değil, toplumsal bir olgu olarak kabul etmektedir. O’na göre, gerçek devlet ve saltanat, ancak medeniyet seviyesine ulaşabilmiş toplumlarda söz konusu olabilir. Cevdet Paşa, medenileşme yolunda önemli bir adımın da bireylerin eğitimi ile sağlanacağı kanısındadır. Bu sebepledir ki eğitime çok önem vermiş, skolastik düşüncelerden arındırılmış kitaplar yazarak okullarda okutmaya çalışmıştır. Bu görüşünü, “Medeniyet maarifi yaygınlaştırmaktan başka bir şeyle husul bulmaz” biçiminde formüle etmiştir. Sosyal konulara da büyük önem veren Cevdet Paşa’yı, “sosyolog” olarak tarif etmek yanlış olur. Çünkü yaptığı sosyal sistem tahlilidir.

Hukukçu Kişiliği:

Ahmet Cevdet Paşa çok yönlü biri olmakla birlikte, hukukçu, tarihçi ve edebiyatçı kimliği, biraz daha öne çıkmaktadır. Ahmet Cevdet Paşa’ nın hukukçu kimliği tahtında ortaya koyduğu çalışmaların önemi dolayısıyla, biz de, Ahmet Cevdet Paşa’ nın, hukukçu kimliği üzerinde duracağız.

Tanzimat öncesi, III. Mehmet’ e kadar devam eden Osmanlı Devletinde görülen kanunlaştırma hareketlerinin mimarı Ebussuud, Tanzimat sonrası kanunlaştırma hareketlerinin Ebussuud’ u da, Ahmet Cevdet Paşa kabul edilmektedir. Aslında kader, Cevdet Paşa’ yı Tanzimatın büyük kanunlarını ortaya koyması için önceden seçmiş gibidir. Zira, 17 yaşında İstanbul’a gelen Ahmet Cevdet, daha Lofça’ da okurken aynı zamanda müftü müsevvidliği yapmak suretiyle, kanun yazma tekniğine küçük yaştan eğitilmeye başlanmış gibiydi.

Hukuk tarihinde, bugünkü anlamda kanunlaştırma faaliyetlerinin, 18.asrın sonlarında Avrupa’ da başlayıp oradan bütün dünyaya yayıldığı kabul edilmektedir . Türk hukuk tarihinde ise, kanunlaştırma faaliyetlerinin, Tanzimat sonrası başladığı kabul edilmektedir. Tanzimat’ a gelinceye kadar, Osmanlı Devleti’nde, bu günkü anlamda kodifikasyon çalışması mahsulü bir kanun bulunmamaktadır. (Ancak böyle bir kanun bulunmamakla birlikte, hukuk alanında bir boşluk veya keyfilikten söz etmek mümkün değildir.)

Gerek dünyadaki değişen dengeler ve gerekse kendi iç dinamikleri sonucunda, Osmanlı Devleti’nde, hukuk alanında değişiklik yapma zorunluluğu doğmuştur. Zamanın devlet adamlarından Mustafa Reşit Paşa, yapacağı yeni düzenlemelerde, Şer-i hukuk bakımından kendisine yardımcı olmak üzere, Şeyhülislamlıktan emin bir ilim adamı istediğinde, kendisine Ahmet Cevdet Paşa tavsiye edilmiştir. Tanzimat döneminde hazırlanan bütün büyük proje ve eserlerde Cevdet Paşa’nın imzasının olması, (Cevdet paşanın kifayeti kadar) bu seçimin ne kadar isabetli olduğunu göstermektedir. Ahmet Cevdet Paşa’nın hukuk alanındaki hizmetlerini daha iyi görebilmek için, o dönemdeki müesseselere göz atmak gerekir. O dönemde, Osmanlı Devleti’nde ciddi hiç bir kanunlaştırma hareketi yoktur. “Divan-ı Hümayun”, “Meclis-i Meşveret” ve Hukukçu yetiştiren müesseseler görevlerini ifa edemiyor, içtihat faaliyetleri durmuş vaziyettedir. “Meclis-i Ahkam-ı Valayı Adliye”, 1840 tarihinde resmen açılmış, Osmanlı Devletinin sınırları içerisinde kanunlaştırma hareketlerini yapacak en yüksek ve yetkili kurum olmuştur. Daha sonra, bu kurum da vazifesini ifa edemez hale gelmiştir. Nihayet, “Meclisi-i Aliyi Tanzimat” kurulmuş, kanun yapma ve kanunları tedvin etme görevi, bu kurumun yetkisine verilmiştir. (Cevdet Paşa, 1857 yılında, bu kuruma üye seçilir.)

1855 başlarında, “milli bir kanun” hazırlama düşüncesi, yeni bir heyet teşkilini gerekli kılmıştır. Bu amaçla, Mecelle tarzında bir kanun hazırlamak üzere Metn-i Metin adıyla, Cemiyet-i ilmiye kurulmuştur. Ahmet Cevdet Paşa bu cemiyete üye olarak tayin edilirken, meclisin katipliğini de yapmaya devam etmiştir. Ahmet Cevdet Paşa’nın Meclisi-i Aliyi Tanzimat üyesi olarak ifa ettiği kanunlaştırma çalışmalarından en önemlisi, “1858 tarihli Ceza Kanunname-i Hümayunu”dur. Bu kanunu hazırlayan komisyona başkanlık etmiştir. Her ne kadar bu kanunnamenin, “1810 tarihli Fransız Ceza Kanunnamesi”nin aynen tercümesi olduğu iddia edilmekte ise de, her iki kanunun gerek sistematik ve gerekse içerik itibariyle karşılaştırılması, bu iddianın doğru olmadığını göstermektedir. Cevdet paşa, “1858 tarihli Arazi Kanunname-i Hümayunu”nun baş mimarıdır. Kanunlaştırma çalışmalarının bir ürünü olan “Arazi Kanunu”, özgün ve tamamen milli bir kanundur. BU kanunun, kodifikasyon harikası olduğu görülecektir. Cevdet Paşa, bu kanundan sonra kanunun işlerliğini sağlamak üzere “tapu nizamnamesi”, tapu senedatı talimatı ve tapu senedatı hakkında tarifnameyi de kaleme almıştır.

Kanunlaştırma faaliyetlerine devam eden Ahmet Cevdet Paşa, “İpek böceği nizamnamesi”nden, “Askeri Ceza Kanunu”na, “Divan-ı Ahkam-ı Adliye Nizamnamesi”nden “Meclis-i Vala-yı Ahkam-ı Adliye Nizamnamesi”ne varıncaya kadar tam sayısını tespit etmemiz mümkün olmayan bir çok nizamname, O’nun kaleminden çıkmıştır. Bütün bu mevzuatı bir araya toplamak zaruretini hisseden Ahmet Cevdet Paşa, bunları “Düstur” adıyla bir kitapta toplamıştır.

Cevdet Paşa’nın, “Nizamiye Mahkemeleri” ve özellikle bugünkü Yargıtay’ın temelini teşkil eden “Divan-ı Ahkam-ı Adliye” nin kuruluşunda da önemli hizmetleri geçmiştir. Cevdet Paşa, başında bulunduğu iki sene zarfında Divan-ı Ahkam-ı Adliye’ nin düzenlenmesi için sürekle çalışmış, “15 Temmuz 1887 tarihli kanun-i muvakkat” ile temyiz mahkemesinde dilekçe dairesi kurarak temyizin kuruluşunu tamamlamıştır. Cevdet Paşa, nizamiye mahkemelerinin ilamlarının doğru ve usulüne uygun kaleme alınması için ilam örneklerini içeren, hakimlere büyük kolaylık sağlayan “Ceride-i ehakim” isimli bir mecmua çıkarmıştır.

Cevdet Paşa’ nın Osmanlı hukukuna kazandırdığı en önemli eser, Osmanlı Medeni Kanunu olarak nitelendirebileceğimiz, “Mecelle-i Ahkamı Adliye”dir. Pek çok kanun ve nizamname kaleme alarak kanunlaştırma alanında büyük tecrübe kazanan Cevdet Paşa’yı bu kanunu hazırlayan kurumun başında görev yapmıştır. Mecelle’ye duyulan ihtiyaç, ayrı bir araştırma konusu olmakla birlikte, içeriği itibariyle, üzerinde önemle durulması gereken bir çalışmadır. Mecelle, her ne kadar bir komisyon tarafından hazırlanmış olsa da, Cevdet Paşa’nın olağanüstü gayreti ve bu komisyon üzerindeki etkisi sebebiyle Mecelle Cevdet Paşa’nın şahsıyla adeta özdeşleşmiştir. Mecellenin hazırlanmasından önce, hazırlanacak bu kanunun “milli karakterde mi olacağı”, yoksa “Batıdan mı alınacağı” konusunda, hararetli tartışmaların yaşandığı görülmektedir. Cevdet Paşa, milli bir medeni kanunun hazırlanması taraftarıdır. “Muhalifler” ise, Fransız medeni kanununun tercüme edilerek alınması taraftarıdır. (Uzun tartışmalardan sonra Cevdet Paşa’ nın görüşü kabul edilerek Mecellenin hazırlanmasına başlanmıştır. çalışmalarını boşa çıkarmaya çalışmışlar, kısmen de başarılı olmuşlardır.

Mecelle’nin hazırlanmasıyla ilgili çalışmaların daha verimli olabilmesi için, (Cevdet Paşa’nın tavsiyesi ile) bölümler halinde yapılması kararlaştırılmış, çalışmalar, kitaplar halinde tamamlanmaya başlamıştır. Bu arada muhalif cephe boş durmamış, Mecellenin Kitab-ul Vedia kısmı hazırlanacakken Cevdet Paşa cemiyet başkanlığından alınmıştır. Cevdet Paşa’nın yokluğunda hazırlanan “Kitab-ul Vedia”, gerek sistematik açıdan ve kullanılan dil ve kanunlaştırma tekniği açısından, hukukçu çevrelerden büyük tepki görmüştür. Hatta bu kitap toplatılarak, Cevdet Paşa tekrar cemiyet başkanlığına getirilmiştir. Bu olay, Cevdet Paşanın önemini göstermekle kalmamış, kodifikasyon alanındaki başarısını da kanıtlamıştır. Mecelle’de, on kelime ile ifada edilen hüküm , “Kitab’ül Vedia”da, iki madde, yirmi dokuz kelimeyle ancak ifade edilebilmiştir. Mecelle elbette dört başı mamur bir kanun değildir. Bunun sebebi; muhalif cephenin engellemeleri ve Cevdet Paşa’ nın toplumun ihtiyaçlarını gözeterek, bazı meselelere öncelik vermesi, bazılarını da geciktirmesi sebebiyle sistematiğin bozulmasından kaynaklanmaktadır. Mecelle tamamlandıktan sonra Cevdet Paşa yine boş durmamış, kanunun uygulanmasına gözcülük etmiştir. Bu arada hazırlıkları daha önce yapılan Hukuk Mektebi 1880 yılında Cevdet Paşa’ nın adliye bakanlığı zamanında açılmış ve ilk ders Cevdet Paşa tarafından verilmiştir. Bu açıdan Cevdet Paşa, yurdumuzda Hukuk Fakültesinin kurucusu olarak da isim yapmıştır.

Ahmet Cevdet Paşa’nın çalışmaları (bazı çevrelerce) takdir edilmekle birlikte, “kodifikasyon çalışmalarının yetersiz olduğu, İslam hukukunun yapı olarak kodifiye edilmeye müsait olmadığı” iddia edilmektedir. Mecelle’yi çeşitli yönlerden inceleyen hukukçuların bir kısmı; bu kanunun tekniğinden övgüyle söz ederken, içeriği hakkında, “aceleye getirildiği, günün şartlarına cevap vermediği” gibi olumsuz ifadeler kullanmaktan geri durmamaktadırlar.

Günümüzde, gelişmiş bir çok ülkede, çok maddeli uzun kanunlardan ziyade genel hükümleri belirten “kısa ve özlü” normların tercih edildiğini görmekteyiz. Mecellenin başında kaleme alınan “genel kurallar” bu gün bile çok önemli ve değerli yaşam ölçüleridir. Bu vesile ile, bu evrensel ve şaşmaz ilkeleri hukuk/yaşam kuralı haline getiren Ahmet Cevdet Paşa’yı hayırla yad ediyoruz. İşte Ahmet Cevdet Paşa’nın, gerçek bir devlet adamı, başarılı bir hukukçu olarak, Tanzimat sonrası yapılan kanunlaştırma hareketlerinde, ifa ettiği görevleri; (1), Meclis-i Valayı Ahkam-ı Adliye üyeliği; (2), Metn-i Metin’ i hazırlayan Cemiyet-i ilmiyyenin üyeliği; (3), daha sonra Meclis-i Aliy-i Aliyi Tanzimat üyeliği; (4), Araziyi Komisyon-u Mahsusunun üyeliği; (5), Meclis-i Ahkam-ı Adliye üyeliği; (6), Divan-ı Ahkam-ı Adliye başkanlığı ve sonradan bakanlığı; (7), Cemiyet-i İlmiye adı verilen ve “Mecelle Cemiyeti” diye meşhur olan (ve Mecelle’yi hazırlayan) komisyonun başkanlığı.

© 2012 Av. Muhammed İbrahim İnan / Tüm hakları saklıdır.